Son Haberler

Dropdown Menu

.

30 Kasım 2014 Pazar

Amerika’yı siz keşfetmediniz ama sizi Amerikalılar keşfetti


Asıl olan Amerika kıtasını Müslümanların keşfetmesi, ya da bizim öyle olduğunu düşünmemiz değil; Kolomb’un yalnızca bir taşeronu olduğu yıkıcı ve yağmacı sistemin, AKP iktidarını da içeren, Türkiye tarihindeki tüm taşeron iktidarlar sayesinde Türkiye’yi çoktan keşfetmiş olmasıdır

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Amerika kıtasının Kolomb’dan önce Müslümanlar tarafından keşfedildiği savı yerli ve yabancı medyaya, özellikle de Türkiye’deki sosyal medya kullanıcılarına bayağı bir mizah malzemesi sağlamış durumda. Bu yazının amacı ise Erdoğan’ın hamlesinin günümüz siyasi koşullarında ne tür bir amaca hizmet ettiği üzerine bir düşünme egzersizi. Ama oraya gelmeden önce, yıllar önce Milli Kütüphanede rast gelip, Kolomb lafı geçince hatırlayıp tekrar elime aldığım, 1941 yılında basılmış eğlenceli bir kitaptan söz ederek başlamak istiyorum. Yazarı belli olmayan, künyesinde “sahip ve naşiri” olarak Maarif Kütüphanesi görünen, bu nedenle de okullarda okutulmak üzere yazılmış olması muhtemel, Amerika Zencileri Arasında Bir Türk Kızı başlıklı bu kısa roman, üniversite eğitimi için Amerika’ya gitmek üzere yola çıkan Nezihe adlı kahramanın, Amerika’yı olmasa da “vahşilerin” gönüllerini nasıl fethettiğini anlatır. İyi eğitim almış, gayet modern ama aynı zamanda milli ve dini duyguları çok güçlü Nezihe, daha ülkeden ayrılmadan önce kendisini Amerika’daki “kırmızı derili vahşilere” karşı uyaran arkadaşlarına, bu tür düşüncelerin “müstevli birer mikrop olan, serseri Avrupalıların işi” olduğunu ve aynı haksızlığa kendilerinin de uğradığını söyleyerek ekler: “Daha düne kadar, kendilerinden daha beyaz bir ırk olduğumuz halde, bir ‘Şark ile Garp’ yaratmışlar İslam olan şarklıları sefil, Hıristiyan olan garplıları da medeni olarak göstermişlerdi. Bu nazariyeyi biz yıktık.
Ve gösterdik ki, iddia ettikleri bütün medeniyet bizim eserlerimizdir.” Daha sonra benzer biçimde, yaptığı deniz yolculuğu sırasında sergilediği üstün retoriğiyle ve karşılaştıkları fırtınayı ettiği dualarla dindirecek kadar güçlü inancıyla gemideki Avrupalı ve Amerikalı yolcuların hayranlığını kazanan Nezihe, geminin yolunu kaybederek “vahşilerin” yaşadığı bir adaya yanaşmasıyla, idareyi tamamen eline alır. Sömürgeci beyazların torunlarının aksine yerlilerle kolayca dostluk kuran Nezihe’nin amacı, “bu vahşi ahaliye insanlığı öğretmekti[r]” (44). İki ayın sonunda, Nezihe yerlilere temizliği, çiftçiliği, ticareti, yazıyı ve elbette İslam’ın gereklerini öğretmiştir. Adadan ayrıldıklarında, geride bir tepede bir cami bıraktıklarından söz edilmezse de, yerli halk Müslüman olmuştur. Görünürde sömürgecilik karşıtı bir söylemle, sömürgeci arzuyu ilginç biçimde harmanlayan, kafası karışık kitabımızın dile getirdiği bu garip kolonyal fantezi, Türkler ve İslam dünyası açısından şanlı fütuhat geleneğinin tarihsel ve maddi koşullarının artık ortadan kalkmış olduğu bir çağda görülen hoş bir rüyadır. Zira zamanın gerçekleri farklıdır: kitabın basım tarihinden altı yıl sonra, 1947 yılında, Sovyetler Birliğine karşı gücünü tahkim etmek için Truman Doktrinini uygulamaya geçiren A.B.D yardım planına Türkiye’yi dahil eder. Sonrası malum. Kitabın basım tarihinden bu yana geçen süreye bakınca malum olan bir başka nokta da, bu ülkede muhafazakâr düşüncenin dünyaya bakışının Nezihe’nin düşlerinden bir adım ileri geçemediğidir.  
 
Yeni Dünya-Yeni Türkiye, sömürü
 Peki, Erdoğan niçin böyle bir iddiayı dillendirme ihtiyacı duymuştur? Siyaseti çok iyi bilen usta politikacının sözlerinin amaçsız olduğu düşünülemez. Aydın Çubukçu’nun çok yerinde saptamasıyla bu çıkışın ardında “bilimsel bir doğruyu kabul ettirmeye heveslenmenin değil, ‘Cihan İmparatoru’ olma hülyasının” bulunduğu bir gerçektir.2  Ama bence daha da önemlisi, Erdoğan’ın bu çıkışı geçmişe ait tarihsel bir gerçeği ortaya çıkarmaktan çok, bugüne ait tarihsel bir gerçeği örtmeye yöneliktir.

Bu bağlamda, “Yeni Türkiye” söylemi de, aslında sömürgecilerin Amerika kıtası için kurguladıkları “Yeni Dünya” anlatısının bir türüdür. Kısacası, alternatif bir anlatı kurgulama çabasının ardında, AKP iktidarının o büyük anlatı içinde “esas oğlan”dan rol çalmaya kalkan ve kendi mahallesinde yıldız rolü kesen figürandan başka bir şey olmadığı gerçeğini gizleme çabası yatmaktadır. Bu durum iktidar açısından bilinçli bir çaba olduğu kadar kaçınılmaz bir sonuçtur da. Zira AKP iktidarının zihniyet dünyasının ardındaki “idealist” tahayyül gerçekliği anlamaya çalışırken atı arabanın önüne koşacağı yerde, sürekli arabayı atın önüne koştuğu için, niyet ve kuruntulardan oluşmuş bir hayal dünyasının, insanın atladığında boynunu kırmasının kaçınılmaz olduğu sığlıktaki bir “stratejik derinliğin” ötesine geçememektedir. İnsanın, keşke Davutoğlu rüyalarında Hegel ile sohbet edeceğine biraz da Marks ile sohbet etseydi diyesi geliyor. O zaman belki şu gerçeği görebilirlerdi: asıl olan Amerika kıtasını Müslümanların keşfetmesi, ya da bizim öyle olduğunu düşünmemiz değil, Kolomb’un yalnızca bir taşeronu olduğu yıkıcı ve yağmacı sistemin, AKP iktidarını da içeren, Türkiye tarihindeki tüm taşeron iktidarlar sayesinde Türkiye’yi çoktan keşfetmiş olmasıdır.

Kolomb-Erdoğan ve “dayıbaşı”lık
Kolomb ile girilen bu rekabetin aslında neyi faş ettiğini görebilmek için önce Kolomb’un ne yaptığını hatırlayalım. Yakınlarda yitirdiğimiz Amerikalı muhalif tarihçi Howard Zinn, Türkçeye de çevrilmiş olan ünlü kitabının3  ilk bölümünü Amerika kıtasının beyazlar tarafından “keşfine” ayırır. Kolomb gemiye yüzerek kendilerine hediyeler getiren yerlilerle ilk karşılaşmalarından sonra, izlenimlerini şöyle not eder: “Bize … papağanlar, pamuk kozaları, mızraklar ve daha birçok şey getirip bunları cam boncuklar ve çıngıraklarla değiş tokuş ettiler. Sahip oldukları her şeyi değişmeye hazırlar… Bunlardan iyi köleler olabilir. Elli kişiyle bunların hepsine boyun eğdirebilir, istediklerimizi yaptırabiliriz” (7). Zinn daha sonra, Kolomb’un amacını adım adım nasıl gerçekleştirdiğini, keşfin yerli halklar açısından yıkıcı ve ölümcül sonuçlarını aktarırken, bu “keşif” ve fetih sürecinin ardındaki ekonomik ve siyasi nedenler üzerinde durur. Kolomb, Fransa, İngiltere ve Portekiz gibi rakipleriyle baş edebilmek ve güç haline gelebilmek için altına, diğer madenlere, baharata, köle gücüne ve bütün bunların devamlı akışını sağlayabilecek güvenli bir deniz yoluna ihtiyaç duyan İspanyolları, Hint Adaları ve Asya’ya ulaşmayı planladığı bir sefere destek vermeleri konusunda ikna ettiğinde, İspanyollar da Kolomb’a  “getirdiği altın ve baharat karşılığında… elde edecekleri kârın yüzde 10’u ve yeni bulunan toprakların valiliği ile ‘Okyanus Denizlerinin Amirali’ rütbesinin getireceği büyük bir ün vaat” ederler (8). Böylece yola çıkan Kolomb, 1492 yılında yaptığı ilk seferde günümüzde Bahama adaları olarak bilinen bölgeye ulaşır.

1) Erdoğan’ın savına dayanak gösterilen metindeki “camiye benzer bir tepe” ifadesini “tepedeki cami” yaparak mı yeniden yazacaksınız tarihi, yoksa yıllar önce Özdemir İnce’nin Coelho’dan yaptığı çeviride metnin orijinalindeki “kule” ve “şarkı” sözcüklerini neden “minare” ve “ezan” diye çevirmediği için eleştirip, roman kahramanının kafasındaki anlayış ve algıyı bile hizaya sokmaya çalışarak mı?4  2) Yıllarca mağduriyetinizi dile getirmek üzere kullandığınız ya da aslında yağmaladığınız isimler, örneğin Derrida, Foucault, Said, Fanon, vs. sizce “keşif” kavramı hakkında ne düşünmektedirler? Yoksa bu metinleri gerçekten okumadınız da, okumuş gibi mi yaptınız? Ya da, okudunuz ama ancak bu kadarını mı anladınız? İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz; sağa sola bakmak, kopya çekmek yasak.    
* Yrd. Doç. Dr. M. Barış Gümüşbaş, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü, Hacettepe Üniversitesi
Asıl olan Amerika kıtasını Müslümanların keşfetmesi, ya da bizim öyle olduğunu düşünmemiz değil; Kolomb’un yalnızca bir taşeronu olduğu yıkıcı ve yağmacı sistemin, AKP iktidarını da içeren, Türkiye tarihindeki tüm taşeron iktidarlar sayesinde Türkiye’yi çoktan keşfetmiş olmasıdır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Amerika kıtasının Kolomb’dan önce Müslümanlar tarafından keşfedildiği savı yerli ve yabancı medyaya, özellikle de Türkiye’deki sosyal medya kullanıcılarına bayağı bir mizah malzemesi sağlamış durumda. Bu yazının amacı ise Erdoğan’ın hamlesinin günümüz siyasi koşullarında ne tür bir amaca hizmet ettiği üzerine bir düşünme egzersizi. Ama oraya gelmeden önce, yıllar önce Milli Kütüphanede rast gelip, Kolomb lafı geçince hatırlayıp tekrar elime aldığım, 1941 yılında basılmış eğlenceli bir kitaptan söz ederek başlamak istiyorum. Yazarı belli olmayan, künyesinde “sahip ve naşiri” olarak Maarif Kütüphanesi görünen, bu nedenle de okullarda okutulmak üzere yazılmış olması muhtemel, Amerika Zencileri Arasında Bir Türk Kızı başlıklı bu kısa roman, üniversite eğitimi için Amerika’ya gitmek üzere yola çıkan Nezihe adlı kahramanın, Amerika’yı olmasa da “vahşilerin” gönüllerini nasıl fethettiğini anlatır. İyi eğitim almış, gayet modern ama aynı zamanda milli ve dini duyguları çok güçlü Nezihe, daha ülkeden ayrılmadan önce kendisini Amerika’daki “kırmızı derili vahşilere” karşı uyaran arkadaşlarına, bu tür düşüncelerin “müstevli birer mikrop olan, serseri Avrupalıların işi” olduğunu ve aynı haksızlığa kendilerinin de uğradığını söyleyerek ekler: “Daha düne kadar, kendilerinden daha beyaz bir ırk olduğumuz halde, bir ‘Şark ile Garp’ yaratmışlar İslam olan şarklıları sefil, Hıristiyan olan garplıları da medeni olarak göstermişlerdi. Bu nazariyeyi biz yıktık.
Tarih üzerine veciz sözler arasında en sevdiklerimden bir tanesi, William Faulkner’ın Bir Rahibeye Ağıt adlı eserindeki “geçmiş asla ölmüş değildir, geçmiş geçmiş bile değildir” diye çevrilebilecek ünlü satırlarıdır. Faulkner’ın sözleri tarihin aslında dün değil, tam da bugün ile ilgili olduğunu imler. “Tarih”i ister geçmişe ait yaşanmışlık olarak, ister bizim tanık olmadığımız yaşanmışlıkların kurgulanmış bir anlatısı olarak ele alalım, “tarih” üzerine fikir yürüttüğümüz, yorum yaptığımız her an aslında bugün hakkında konuşuruz. Buradan hareketle, Erdoğan’ın tarih yazımına müdahale yoluyla asıl yapmak istediğinin, bugün yaşadığımız “tarihi” gözden kaçırma çabası olduğunu söyleyebiliriz. Geçmişle bugün arasında böyle bir ilişki kurarak baktığımızda, Erdoğan’ın çıkışında en az Nezihe’nin öyküsündeki kadar muhteşem bir ironi göze çarpar: her ne kadar Erdoğan, Kolomb-Müslüman kâşif karşıtlığı üzerinden kendi pozisyonunu Kolomb’un temsil ettiği zihniyetin anti-tezi olarak sunmak istese de, AKP iktidarı, ya da daha genel anlamda İslamcı ideolojinin türevleri, iddia edildiği gibi tarihte bir kopuşu değil, tam tersine dünya düzeninde bir devamlılığı temsil etmektedir.
Kolomb’un bölgede var olduğuna inandığı altın yataklarına ulaşabilmek için yerlilere yaptığı baskı sonucu kâşif ile keşfedilen arasında ilk çatışma yaşanır ve Kolomb tutsak ettiği yerlilerden bir bölümünü yanına alarak, tekrar gelmek üzere İspanya’ya geri döner (9). İspanya kralına verdiği raporda, bölgenin zenginliklerini abartarak aktarırken, bir sonraki seferi için kraldan talep ettiği destek karşılığında “istedikleri kadar altın… istedikleri kadar köle” getirme sözü verir (9). 500 yıl ileriye sıçrayıp, Kolomb’un öyküsüne bugün yaşadığımız tarihsel gerçeklik ışığında baktığımızda gördüğümüz resim şudur: Kolomb aslında 15. yüzyılın “dayıbaşı”dır; yani toplum olarak ilk defa Soma’daki faciadan sonra duyduğumuz, sermayeye daha ucuz emek ve kaynak sağlamak için aracılık yapanların atasıdır Kolomb. Bu resmin içine, bu tezgâhı koruyan, kollayan, gücünü oradan devşiren ve işlevi bir anlamda küresel sömürü düzeninin “dayıbaşı”lığını yapmak olan bir iktidarı ve Kolomb’un kralı ikna etmek için kullandığı, hepimize çok tanıdık gelecek, “Yüce Tanrı, biricik Tanrımız, bütün engelleri aşarak onun yolunda yürüyenlere yenilgi yüzü göstermesin” (9) söylemini de yerleştirirseniz, Kolomb ve onunla “keşif” rekabetine girenler arasında farklılıktan çok benzerlikler olduğunu görebilirsiniz.
Bugünün iktidar sahipleri her ne kadar senelerdir bu ülkenin zencileri olduklarını söyleyerek ağlamış olsalar da Gezi’de, Soma’da, Yırca’da, Ermenek’te, HES yapmak istedikleri her yerde ortaya çıktığı gibi, bu resmin bir köşesinde suyunu, havasını, zeytinini, deresini, yerli tohumunu korumaya çalışan ve ancak kılıçtan geçirilerek ya da gaz ve TOMA ile yola getirilecek “vahşiler,” diğer köşesinde de üzerinde yaşadıkları toprağa dayıbaşı Kolomb’un gözüyle bakan beyazlar vardır.
Karşımızdaki resim bu iken, Erdoğan’ın pozisyonunu tumturaklı bir söyleme sarıp yutturmaya çalışanların ağızlarından tarihin yeniden yazımının gerekliliği gibi laflar dökülmekte. Muktedirin yazdığı tarih mağdurlar tarafından yeniden yazılmalıdır ve kuşkunuz olmasın yazılacaktır; ama bu muktedirin bakış açısını ve söylemini reddetmenin yanı sıra, asgari düzeyde bile olsa entelektüel dürüstlük gerektirir. Bitirirken, AKP’nin ülkedeki düşünsel hegemonyasının kurulmasında büyük rol sahibi olan ve şimdilerde iktidar çevresinde önemli görevlere gelmiş İslamcı ve “liberal” entelektüellere iki sorum olacak:
1) Erdoğan’ın savına dayanak gösterilen metindeki “camiye benzer bir tepe” ifadesini “tepedeki cami” yaparak mı yeniden yazacaksınız tarihi, yoksa yıllar önce Özdemir İnce’nin Coelho’dan yaptığı çeviride metnin orijinalindeki “kule” ve “şarkı” sözcüklerini neden “minare” ve “ezan” diye çevirmediği için eleştirip, roman kahramanının kafasındaki anlayış ve algıyı bile hizaya sokmaya çalışarak mı?4  2) Yıllarca mağduriyetinizi dile getirmek üzere kullandığınız ya da aslında yağmaladığınız isimler, örneğin Derrida, Foucault, Said, Fanon, vs. sizce “keşif” kavramı hakkında ne düşünmektedirler? Yoksa bu metinleri gerçekten okumadınız da, okumuş gibi mi yaptınız? Ya da, okudunuz ama ancak bu kadarını mı anladınız? İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz; sağa sola bakmak, kopya çekmek yasak.  

* Yrd. Doç. Dr. M. Barış Gümüşbaş, Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü, Hacettepe Üniversitesi

Notlar: Yazının başlığı, Facebook’ta bir arkadaşımın paylaştığı, Obama-Erdoğan fotoğrafına düşülen nottan geliyor. Sahibini bilemediğim için adını anamıyorum, ama kendisine teşekkür ediyorum.
2) Bkz. http://www.evrensel.net/yazi/72764/kesfetmek.
3) Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, (Çev. Sevinç Sayan Özer), Ankara: İmge, 2005. Ayrıca konuya yine Zinn’e referansla yaklaşan bir başka yazıyı da Pınar Öğünç yazmıştır (bkz. http://www.birikimdergisi.com/haftalik/somurgeciye-direnene-degil-somurgeciye-talip).
4) Özdemir İnce’nin öyküsü için bkz. http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=129080

 
« PREV
NEXT »

Hiç yorum yok

Yorum Gönder