Writen by
birhabersin
Salı, Temmuz 28, 2015
-
0
Comments
Onur Akın, dönemine tanıklık etmeyen, çağını anlamayan ve
anlatmayan, sorgulamayan, hayata eleştirel bakmayan, aynı zamanda üretmeyen
insanın sanatçı olamayacağını söyledi. Aylık kültür sanat dergisi Kultura’ya
röportaj veren sanatçı; medya, sanat ve telif hakları konularında da ilginç
açıklamalar yaptı.
Müzik hayatınızı, çok
bilinmesine rağmen kısaca anlatır mısınız?
Her şey çocukluğumda başladı. Babam köy enstitüsü çıkışlı
bir öğretmendi. Mandolin çalardı ve müzik derslerini mandolinle verirdi. Bir
ağabeyim müzik öğretmeni ve solistti. Eline hangi enstrümanı verseniz çalardı.
Diğer ağabeylerim de öyle, müziğe aşina insanlardı. Çokça sazın çalındığı ve
çokça şarkının türkünün söylendiği bir aile ortamında büyüdüm. Altı erkek
kardeşin de en küçüğüydüm. İlkokulda mandolin çalarak başlayan serüvenim,
ağabeyimin bağlamasını önce kırarak sonra çalarak devam etti. O gün bugün saz
çalıp, şarkılar ve türküler söylüyorum.
Peki profesyonel
müzik hayatınız ne zaman başladı?
Profesyonellikten kastınız yaptığınız işten para kazanmaksa
lise yıllarında başladı. Tanınmış tanınmamış birçok sanatçıya bağlamamla eşlik
ettim. Müziğin icra edildiği her ortamda bağlama çaldım. Fakat benim müzik
hayatımdaki kırılma noktası üniversite 1. sınıfta bestecilik yanımın açığa
çıkmasıdır.
Bestecilik
yeteneğiniz müzik hayatınıza nasıl bir yön verdi?
Sanat hayatı öykünmeyle başlar. Mutlaka örnek aldığınız rol
modelleriniz olur. Ben de sol kökenli bir aileden gelen müzisyen olarak ozanlar
geleneğini ve onların çağdaş yorumlarını çok yakınen takip ettim, dinledim ve
biriktirdim. Kimler derseniz; Aşık Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş, Ruhi Su, Zülfü
Livaneli, Cem Karaca ve Edip Akbayram gibi. Ama besteci olarak beni en çok
etkileyen gençlik yıllarımda Zülfü Livaneli olmuştur. Ayrıca 1985’li yıllar
Ahmet Kaya’nın da çıktığı ve ortalığı kasıp kavurduğu yıllardı. 18 yaşında bir
genç olarak hepsinin karışımı bir tarzla, üniversite kahvemizin ocakçısı Aşık
Garibi’nin toplumsal içerikli şiirlerini besteleyerek başladım. Bu yaptığım
amatör besteler, üniversite gençliği içerisinde ses getirince, tanınmış usta
şairlerin şiirlerini bestelemekle devam ettim. Zaman içerisinde kendi müzikal
kimliğimi ve tarzımı yarattım. İlki 1989’da Grup Baran’la olmak üzere bu zamana
kadar 16 albüm ve dört yüze yakın beste yaptım.
Bu geçen yıllar size
bir toplumsal misyon da yükledi. Bunu sanatçının tanımıyla da birleştirirsek ne
dersiniz?
Sanatçının birçok tanımı var. Ama en bilinen tanımlardan
birisi; sanatçı çağına tanıklık eden, dönemine dair ürün veren, belge bırakan
insandır. Aynı zamanda zeka oynaklığını uğraş verdiği sanat alanında kullanan
insandır. Bu sanatçı tanımlarından yola çıkarsak, dönemine tanıklık etmeyen, çağını anlamayan ve anlatmayan, sorgulamayan, hayata eleştirel bakmayan ve
üretmeyen insan sanatçı değildir. Sanatçı kavramı, günümüz popüler kültürünün
içinde boşaltılmış olsa da, bu tanımı hak eden ve bu misyonu yerine getiren yüz
akımız sanatçılarımız da olmuştur her sanat dalında. Benim de örnek aldığım
insanlar bu misyonu taşıyan ve bu nosyona sahip sanatçılar oldu. Müziğe ve
sanata popüler kültürün dayatmalarının hep dışında baktım. Ve bu topluma, bu
topraklara, binlerce yıllık bu kültüre layık olmaya çalışıyorum. Sanatçı mıyım
değil miyim buna zaman ve tarih karar verecek.
Bir gazetecilik
mezunu sanatçı olarak medyayla ilişkiniz nasıl oldu?
Yaptığım iş kitle iletişimin bir parçası. Ben de insanların
yüreklerine, beyinlerine ve hayatlarına iz bırakmaya çalışarak, müziğimle geniş
kitlelerle iletişim kuruyorum. Onlara şiir gibi bir hayatın, daha güzel bir
dünyanın düşünü kurdurmaya çalışıyorum. Gazeteci de olsam aynı şeyi yapardım
fakat şundan çok eminim ki; yaşadığımız süreçte işsiz gazeteciler ordusunun bir
mensubu olurdum. Benim şansım eğitimini aldığım gazeteciliğin yanında çocukluğumdan
beri ruhuma işlemiş müzik gibi bir dostumun oluşuydu. Şu ortamda onuruyla
gazetecilik yapanlara da selam olsun. Tarih onları da yazıyor.
Toplumun magazin
gazeteciliği algısı hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Magazin; hayatın renkli yüzüdür. Toplumun büyük bir kısmı
bir şekilde öne çıkmış insanların özel hayatlarını da merak eder. Bu ihtiyacı
magazin gazeteciliği karşılar. Burada sorun, magazin basının özel hayatımıza ne
kadar girip girmeyeceği konusudur. Sizin istediğiniz ve belirlediğiniz sınırlar
içerisinde sunulan magazin anlayışında bir sorun yoktur. Fakat günümüzdeki
magazin anlayışı; medyanın ve popüler kültürün dayattığı paparazziciliğin
ötesine geçemiyor. Bu da çoğu zaman özel hayatlara tecavüz ve saygısızlık
yaratıyor ki ben buna karşıyım. Eğer hayatın her hangi bir alanında sizi
popüler kılan üretiminiz sağlam değilse magazin sizi bir süre taşır sonra
bırakır. Yani magazinle gelen magazinle gider.
Son albümünüz “Kanatlarında
Kaldı Bahar” çokça beğenildi. Diğer albümlerinizden farkı nedir?
Aslına bakarsanız 30 yıldır süre gelen Onur Akın çizgisinin
bir devamı diyebiliriz. Fakat her albümde ve her yeni beste de söylediğim gibi
bu albümde de dinleyicilerimi, müziğin ayak basılmamış yepyeni kıyılarına
çıkartıyorum. Yepyeni şiirlerle, yepyeni rüzgarlarla ve yepyeni yelkenlilerle.
Altı yıldır Müyorbir
yönetim kurulu üyesisiniz. Müzik sektörünün ve telif haklarının geldiği noktayı
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hayata bakışımdaki en kutsal değer, emeğe saygı olmuştur.
Ben yıllar önce demiştim ki; yüreklerinizin maden ocaklarında kömür çıkartan
bir maden işçisiyim. Hayat ısınsın diye. Yani bir maden işçisi, bir fırın
emekçisi, bir postacı, bir terzi, bir gazeteci hayatı bir yerinden tutup nasıl
paylaşıyorsa, onların da hayatlarını güzelleştiren, çok önemli bir emekçidir
müzisyenler. Bütün emekçilerin haklarına nasıl saygılıysak, müzik emekçilerinin
haklarına da o kadar saygılı olmalıyız. Müzik olmazsa hayat buz keser. O yüzden
müziğimi çal, emeğimi çalma diyoruz Müyorbir olarak.
Hiç yorum yok
Yorum Gönder